300.000 Yıldır Buradayız, Hâlâ Cevaplayamadık: İnsanlığın Çözemediği Büyük Sorular

İnsan türünün, yani Homo sapiens’in yaklaşık 300.000 yıldır var olduğu düşünülüyor. Modern insan davranışlarının ve karmaşık kültürün ortaya çıkışı içinse daha yakın tarihler tartışılıyor.

Bu uzun zaman boyunca ateşi kontrol ettik, tarımı geliştirdik, şehirler kurduk, atomu parçaladık, Ay’a gittik ve birkaç saniye içerisinde dünyanın öbür ucundaki bir insanla konuşabilir hale geldik.

Fakat bütün bu ilerlemeye rağmen bazı soruların karşısında hâlâ binlerce yıl önceki atalarımız kadar çaresiziz.

Belki de insanlığın en büyük paradoksu budur:

Dış dünyayı değiştirmekte olağanüstü başarılı olduk, fakat varoluşun temel sorularını çözmekte hâlâ yolun başındayız.

İşte insanlığın binlerce yıldır tartıştığı ve bugün bile kesin cevabını bulamadığı büyük felsefi problemler.


1. Neden Bir Şeyler Var da Hiçbir Şey Yok?

Belki de sorulabilecek en temel soru budur.

Evren neden var?

Madde neden var?

Fizik yasaları neden var?

Ve hepsinden önemlisi:

Neden mutlak hiçlik yerine bir şeyler mevcut?

Evrenin Büyük Patlama ile genişlemeye başladığını söylemek sorunun tamamını çözmez. Çünkü hemen arkasından başka bir soru gelir:

Peki Büyük Patlama neden gerçekleşti?

Onun nedenini bulsak bu kez onun nedenini sorabiliriz.

Böylece insan zihni sonsuz bir nedenler zincirine girer.

Belki evrenin bir nedeni vardır.

Belki evren zorunlu olarak vardır.

Belki de "neden?" sorusunun kendisi evrenin başlangıcına uygulanamaz.

Henüz bilmiyoruz.

2. Bilinç Nedir?

Şu anda bu yazıyı okuyorsunuz.

Harfleri görüyorsunuz.

Kelimeleri anlamlandırıyorsunuz.

Belki bazı cümlelerde durup düşünüyorsunuz.

Fakat bütün bunların arkasında çok tuhaf bir olay gerçekleşiyor:

Bir şeyleri deneyimliyorsunuz.

Beynin yaklaşık 1,4 kilogramlık biyolojik bir organ olduğunu biliyoruz. Nöronların elektriksel ve kimyasal sinyallerle haberleştiğini de biliyoruz.

Fakat bu fiziksel süreçlerin nasıl olup da;

acıya,

sevgiye,

korkuya,

kırmızı renginin deneyimine,

çocukluk anılarına

ve "Ben varım" hissine dönüştüğünü tam olarak açıklayamıyoruz.

Felsefede buna bilincin "zor problemi" denir.

Bir bilgisayar çok karmaşık hesaplamalar yapabilir.

Ama hesaplama yapmak ile bir şey hissetmek aynı şey midir?

İşte mesele burada başlıyor.

3. Özgür İrademiz Gerçekten Var mı?

Sabah kahve mi çay mı içeceğinize karar verdiniz.

Bunun sizin kararınız olduğunu düşünüyorsunuz.

Peki gerçekten öyle mi?

Kararınızı;

genetik yapınız,

çocukluğunuz,

hormonlarınız,

beyin kimyanız,

geçmiş deneyimleriniz,

o anki çevreniz

şekillendiriyorsa, kararın ne kadarı gerçekten "size" aittir?

Evren tamamen neden-sonuç ilişkileriyle ilerliyorsa sizin kararınız da önceki olayların kaçınılmaz sonucu olabilir.

Fakat özgür irade yoksa başka bir problem ortaya çıkar:

Bir insan yaptığı şeylerden ne kadar sorumludur?

Hukuk, ahlak, suç, ceza ve sorumluluk kavramlarının büyük bölümü özgür iradenin en azından bir ölçüde var olduğunu varsayar.

Bu yüzden özgür irade yalnızca soyut bir felsefe problemi değildir.

Toplumun temelini ilgilendiren bir problemdir.

4. Gerçeklik Gerçekten Gördüğümüz Gibi mi?

Masaya baktığınızda masayı gördüğünüzü düşünürsünüz.

Aslında doğrudan masayı görmezsiniz.

Masadan yansıyan elektromanyetik ışınım gözünüze ulaşır. Retina bunu elektriksel sinyallere dönüştürür. Beyniniz bu sinyalleri işler ve zihninizde bir masa deneyimi oluşturur.

Yani bizim gerçeklik dediğimiz şey aslında beynimizin oluşturduğu bir model olabilir.

Bu durumda rahatsız edici bir soru ortaya çıkar:

Dış dünyanın gerçekten zihnimizde göründüğü gibi olduğunu nereden biliyoruz?

Descartes yüzyıllar önce bu problemi sorguluyordu.

Bugün aynı düşüncenin modern versiyonu "simülasyon hipotezi" olarak karşımıza çıkıyor.

Teknoloji değişti.

Soru değişmedi.

5. İyi ve Kötü Gerçekten Var mı?

Bir insanı sebepsiz yere öldürmenin yanlış olduğunu büyük ölçüde kabul ederiz.

Fakat "yanlış" dediğimiz şey evrenin objektif bir özelliği midir?

Yoksa insanların oluşturduğu bir değer yargısı mı?

Eğer bütün insanlık ortadan kaybolsaydı;

yerçekimi yine var olurdu.

Atomlar yine var olurdu.

Yıldızlar yine doğup ölürdü.

Peki iyilik ve kötülük var olmaya devam eder miydi?

Bu soru bizi ahlakın temel problemine götürür.

Ahlak keşfettiğimiz bir gerçeklik mi?

Yoksa yarattığımız bir sistem mi?

Binlerce yıllık felsefe tarihine rağmen kesin bir cevap üzerinde anlaşabilmiş değiliz.

6. Hayatın Bir Anlamı Var mı?

Belki de insanın kendisine sorduğu en eski sorulardan biri:

"Ben neden buradayım?"

Dinler farklı cevaplar verdi.

Filozoflar farklı cevaplar verdi.

Bilim ise çoğunlukla "nasıl?" sorusuyla ilgilendi.

Fakat "neden?" sorusu ortada kaldı.

Belki hayatın dışarıdan verilmiş objektif bir amacı vardır.

Belki hiçbir amacı yoktur.

Belki de insanın görevi anlamı bulmak değil, anlam yaratmaktır.

Albert Camus'nün absürd felsefesinin merkezinde de buna benzer bir gerilim vardır:

İnsan anlam ister.

Evren ise sessizdir.

7. Ölümden Sonra Ne Oluyor?

İnsanlık tarihinin belki de en büyük bilinmezliği.

Beden öldüğünde bilincin sona erdiğini düşünenler var.

Bilincin başka bir biçimde devam ettiğine inananlar var.

Ruhun varlığını savunanlar var.

Reenkarnasyonu kabul eden gelenekler var.

Fakat yaşayan hiç kimse ölümün ötesine ilişkin herkes tarafından doğrulanabilir kesin bir cevap getirebilmiş değil.

Bu nedenle ölüm yalnızca biyolojik bir olay değildir.

Aynı zamanda insan bilincinin karşılaştığı en büyük epistemolojik sınırdır.

Garip olan şudur:

Hayatımızdaki en kesin olay, hakkında en az kesin bilgiye sahip olduğumuz olaylardan biridir.

8. "Ben" Kimim?

Çocukluğunuzdaki bedeniniz artık büyük ölçüde değişti.

Düşünceleriniz değişti.

Karakteriniz değişti.

Hatıralarınızın bazıları kayboldu.

Yeni deneyimler kazandınız.

Fakat hâlâ kendinizi aynı kişi olarak görüyorsunuz.

Neden?

Sizi siz yapan şey nedir?

Bedeniniz mi?

Beyniniz mi?

Hafızanız mı?

Kişiliğiniz mi?

Bilinciniz mi?

Bir gün bütün anılarınız başka bir bedene aktarılabilseydi, oradaki kişi siz olur muydunuz?

Peki beyninizdeki nöronlar tek tek yapay parçalarla değiştirilse ve bilinciniz kesintiye uğramasa hangi noktada "siz" olmaktan çıkardınız?

Bu sorular bilimkurgu gibi görünse de kişisel kimlik felsefesinin merkezindeki gerçek problemlerdir.

9. Zaman Gerçekten Akıyor mu?

Geçmiş artık yok.

Gelecek henüz yok.

Şimdi ise siz "şimdi" dediğiniz anda geçmiş oluyor.

O halde zaman nedir?

Günlük hayatımızda zamanın aktığını hissederiz.

Fakat modern fizikte zaman düşündüğümüzden çok daha tuhaftır. Einstein'ın görelilik teorileri, zamanın herkes için aynı hızda ilerleyen evrensel bir saat olmadığını gösterdi.

Hız ve kütleçekimi zamanın ölçülmesini etkileyebilir.

Felsefi soru ise daha derindir:

Zaman gerçekten akıyor mu, yoksa biz mi zamanın içinde hareket ediyoruz?

Belki geçmiş, şimdi ve gelecek düşündüğümüzden çok farklı bir biçimde var oluyor.

10. Başka Bir Zihnin Gerçekten Bilinçli Olduğunu Nasıl Biliyoruz?

Karşınızdaki insan gülüyor.

Konuşuyor.

Acı çektiğini söylüyor.

Dolayısıyla onun bilinçli olduğunu varsıyorsunuz.

Fakat onun zihnine doğrudan erişiminiz yok.

Sadece davranışlarını gözlemleyebilirsiniz.

Bu, felsefedeki "diğer zihinler problemi"dir.

Normal hayatta bunu sorun etmeyiz.

Fakat yapay zekâ geliştikçe soru çok daha önemli hale gelebilir.

Bir makine;

"Acı çekiyorum."

derse ona inanmalı mıyız?

Davranış ile bilinç arasındaki sınırı nasıl belirleyeceğiz?

21.yüzyıl teknolojisi bizi binlerce yıllık bir felsefe sorusuyla yeniden karşı karşıya bırakıyor.

11. Sonsuzluk Gerçekten Var mı?

Bir sayı düşünün.

Sonra ona 1 ekleyin.

Tekrar ekleyin.

Bunu sonsuza kadar sürdürebilirsiniz.

Matematik sonsuzluk kavramıyla oldukça başarılı şekilde çalışıyor.

Fakat fiziksel dünyada gerçek bir sonsuzluk var mı?

Evren sonsuz mu?

Zaman sonsuz mu?

Madde sonsuza kadar bölünebilir mi?

Yoksa sonsuzluk yalnızca insan zihninin oluşturduğu matematiksel bir kavram mı?

Daha garibi:

Eğer evren gerçekten sonsuzsa, olasılıkların sonuçları sezgilerimizi tamamen altüst edebilir.

Sonsuzluk insan zihninin kullanabildiği fakat tam anlamıyla hayal etmekte zorlandığı kavramlardan biridir.

12. Bilginin Kesin Olduğunu Nasıl Bilebiliriz?

"Bir şeyi biliyorum."

Basit bir cümle gibi görünür.

Fakat felsefe hemen sorar:

Nereden biliyorsun?

Gözlerimiz yanılabilir.

Hafızamız değişebilir.

Duyularımız manipüle edilebilir.

Bilimsel teoriler yeni kanıtlarla değişebilir.

O halde yüzde yüz kesin olarak bildiğimiz herhangi bir şey var mı?

Descartes bu şüpheyi mümkün olan en uç noktaya taşıdı ve sonunda meşhur düşüncesine ulaştı:

"Düşünüyorum, öyleyse varım."

Her şeyden şüphe edebilirdi.

Fakat şüphe ettiğinden şüphe edemezdi.

Çünkü şüphe eden bir şeyin var olması gerekiyordu.

Belki de Sorun Cevapları Bulamamamız Değil

İnsanlık inanılmaz bir yol katetti.

Taş baltadan kuantum bilgisayarlarına geldik.

Gökyüzüne bakıp yıldızları tanrıların ateşi sanırken bugün milyarlarca ışık yılı uzaktaki galaksileri gözlemleyebiliyoruz.

Fakat hâlâ şunları kesin olarak bilmiyoruz:

Neden varız?

Bilinç nedir?

Özgür müyüz?

Gerçeklik nedir?

İyi ve kötü objektif midir?

Öldüğümüzde ne olur?

Ben dediğimiz şey tam olarak nedir?

Belki de felsefenin güzelliği tam olarak burada yatıyor.

Felsefe her zaman cevap üretmez.

Bazen daha iyi sorular üretir.

Ve insanlığın yaklaşık 300.000 yıllık hikâyesine baktığımızda garip bir sonuç ortaya çıkıyor:

Teknolojimiz sürekli değişti.

Şehirlerimiz değişti.

Devletlerimiz değişti.

İnançlarımız ve yaşam biçimlerimiz değişti.

Ama gece yalnız kaldığımızda zihnimizin derinliklerinden yükselen bazı sorular neredeyse hiç değişmedi.

Belki insanı insan yapan şey bütün cevaplara sahip olması değildir.

Cevabı olmadığını bile bile soru sormaya devam etmesidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siemens Sinamics Sürücü F7902 ve F7900 Arıza Vaka Analizi

25 yıllık sporcu + diyetisyen tecrübesiyle, kritik detaylar

1984 - George Orwell - “Orwell Haklı mıydı? 1984’ün Günümüzdeki Yansımaları”