Gılgamış Destanı - Anonim / Gılgamış Destanı: 4.000 Yıl Önce İnsan Ölümsüzlüğü Neden Aradı?
Gılgamış Destanı: İnsanlığın İlk Büyük Hikâyesi ve Ölümsüzlük Arayışı
İnsan, öleceğini bildiği hâlde nasıl yaşamalıdır?
Bu soru bugün bize felsefi görünebilir. Fakat insanlık binlerce yıl önce de aynı sorunun peşindeydi. Bilinen en eski büyük edebî eserlerden biri olan Gılgamış Destanı, yaklaşık dört bin yıl öncesinden bize tam olarak bunu anlatır: Güçlü bir kralın dostlukla değişmesini, ölümle yüzleşmesini ve ölümsüzlüğü ararken hayatın anlamını keşfetmesini.
Gılgamış'ın hikâyesini etkileyici kılan yalnızca çok eski olması değildir. Destanın merkezindeki korkular ve arzular bugün de bize son derece tanıdıktır.
Gılgamış Kimdir?
Gılgamış, Mezopotamya'nın önemli şehirlerinden Uruk'un kralıdır. Destanın başlangıcında olağanüstü güçlü, cesur fakat aynı zamanda kibirli ve baskıcı bir hükümdar olarak karşımıza çıkar.
Halk onun davranışlarından rahatsızdır. Bunun üzerine tanrılar Gılgamış'a denk olabilecek güçlü bir varlık yaratır:
Enkidu.
Doğayla iç içe yaşayan Enkidu başlangıçta uygarlıktan uzaktır. Gılgamış'la karşılaştığında ikisi mücadele eder. Ancak bu karşılaşma beklenmedik biçimde büyük bir dostluğun başlangıcı olur.
Gılgamış'ın hayatını değiştiren ilk şey güç değil, dostluktur.
Gılgamış ve Enkidu'nun Dostluğu
Gılgamış ve Enkidu birlikte büyük maceralara atılırlar. Sedir Ormanı'na giderek korkunç koruyucu Humbaba ile savaşırlar. Daha sonra Tanrıça İştar'ın gönderdiği Gök Boğası ile karşılaşırlar.
İki kahraman birlikte neredeyse yenilmez görünmektedir.
Fakat destanın asıl kırılma noktası bir savaş değildir.
Enkidu'nun ölümüdür.
En yakın arkadaşının ölümü Gılgamış'ı derinden sarsar. Çünkü ilk kez ölüm onun için soyut bir kavram olmaktan çıkar.
Enkidu ölmüştür.
Ve Gılgamış bir şeyi fark eder:
Bir gün kendisi de ölecektir.
Ölüm Korkusunun Başlangıcı
Enkidu'nun ölümünden sonra Gılgamış'ın bütün dünyası değişir.
Artık şehirler fethetmek, düşmanları yenmek veya güçlü olmak ona yeterli gelmez. Sahip olduğu krallık bile anlamını kaybetmeye başlar.
Aklında tek bir soru vardır:
Ölümden kaçmanın bir yolu var mı?
Böylece kral Gılgamış'ın hikâyesi, kahraman Gılgamış'ın hikâyesinden çıkarak ölümsüzlüğü arayan insanın hikâyesine dönüşür.
Ölümsüzlüğün Peşinde
Gılgamış, ölümden kurtulmanın sırrını öğrenmek için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar.
Amacı Utnapiştim'e ulaşmaktır.
Utnapiştim, tanrıların gönderdiği büyük tufandan kurtulmuş ve daha sonra ölümsüzlükle ödüllendirilmiştir. Onun hikâyesi, daha sonraki kültürlerde karşımıza çıkan büyük tufan anlatılarıyla dikkat çekici benzerlikler taşır.
Gılgamış sonunda Utnapiştim'i bulur ve ondan ölümsüzlüğün sırrını ister.
Fakat karşılaştığı gerçek istediği şey değildir:
Ölümsüzlük insanlara ait değildir.
Yine de Gılgamış'a gençliği yenileyebilecek özel bir bitkiden söz edilir.
Gılgamış büyük çabalar sonucunda bitkiyi bulur.
Artık umut yeniden doğmuştur.
Fakat dönüş yolunda Gılgamış dinlenirken bir yılan bitkiyi çalar.
Yılan derisini değiştirerek uzaklaşır.
Gılgamış ise elinde hiçbir şey olmadan kalır.
Bunca yolculuk, mücadele ve acının ardından ölümsüzlük yine elinden kaçmıştır.
Gılgamış'ın Asıl Keşfi
İlk bakışta Gılgamış başarısız olmuş gibi görünür.
Ölümsüzlüğü bulamamıştır.
Fakat Uruk'a döndüğünde artık yola çıkan kişi değildir.
Gılgamış sonunda insanın sonsuza kadar yaşayamayacağını kabul eder. Fakat bundan daha önemli bir şeyi keşfeder:
İnsanın ölümlü olması, hayatının anlamsız olduğu anlamına gelmez.
İnsan bedeni sonsuza kadar yaşamaz.
Ama yaptıkları, kurdukları, öğrettikleri ve başkalarının hayatında bıraktıkları izler kendisinden daha uzun yaşayabilir.
Gılgamış'ın Uruk'un surlarına bakması bu nedenle sembolik bir anlam taşır.
Kendisinin bir gün öleceğini bilir.
Fakat ardında bıraktığı eserler yaşamaya devam edecektir.
Dört Bin Yıl Sonra Neden Hâlâ Gılgamış'ı Okuyoruz?
Çünkü teknoloji değişse de insanın temel soruları pek değişmedi.
Bugün şehirlerimiz, araçlarımız ve yaşam biçimimiz Mezopotamya'daki insanlardan tamamen farklı olabilir. Fakat hâlâ seviyoruz, dostlarımızı kaybediyoruz, yaşlanmaktan korkuyoruz ve zaman zaman ölümün ne anlama geldiğini düşünüyoruz.
Belki de Gılgamış Destanı'nın en çarpıcı tarafı budur.
Yaklaşık dört bin yıl önce kil tabletlerin üzerine yazılmış bir hikâyeyi okurken kendimizden parçalar bulabiliyoruz.
Gılgamış'ın ölümsüzlük arayışı günümüz insanına da tanıdık gelir. İnsanlar servet biriktiriyor, eserler üretiyor, şirketler kuruyor, kitaplar yazıyor, çocuk yetiştiriyor, fotoğraflar çekiyor ve isimlerinin unutulmamasını istiyor.
Biçimler değişiyor.
Fakat arkadaki arzu aynı kalıyor:
Bu dünyadan tamamen silinmemek.
Destanın En Büyük Dersi
Gılgamış yolculuğuna ölümsüzlüğü bulmak için çıkar.
Fakat sonunda ölümsüzlüğün sırrını değil, ölümlü olmanın anlamını öğrenir.
Belki de destanın bize söylediği en güçlü şey şudur:
Sonsuza kadar yaşayamayacağımız gerçeği, nasıl yaşayacağımızı daha önemli hâle getirir.
İnsan zamanı durduramaz.
Ölümü yenemez.
Fakat kendisine verilen zamanın içini doldurabilir.
- Sevebilir.
- Dostluk kurabilir.
- Üretebilir.
- Bir şey inşa edebilir.
- Bilgisini aktarabilir.
- Ve başka insanların hayatında iz bırakabilir.
Gılgamış'ın aradığı ölümsüzlük belki de hiçbir zaman sihirli bir bitkide değildi.
Belki gerçek ölümsüzlük, insanın ardında bıraktığı izdir.
Son Söz
Gılgamış Destanı yalnızca eski Mezopotamya'dan kalmış tarihî bir metin değildir.
Aynı zamanda insanlığın binlerce yıldır kendisine sorduğu büyük sorulardan birinin hikâyesidir:
“Bir gün öleceksem, nasıl yaşamalıyım?”
Gılgamış bu sorunun cevabını dünyanın sonunda değil, başladığı yere geri döndüğünde bulur.
Ölümsüzlüğü elde edemez.
Ama yaşamın değerini anlar.
Ve belki de destanın dört bin yıl sonra hâlâ okunuyor olması, Gılgamış'ın aradığı ölümsüzlüğe düşündüğünden çok daha farklı bir şekilde ulaştığının en güzel kanıtıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder